Zeynep Oral Zeynep Oral HakkındaYazılarKitaplarErişim Bilgileri
Yazılar

Yazılar 2018

 Münir Özkul :"Yaşam dediğin , biraz iniş, biraz çıkış ve koskoca bir heves”                                                                            

“Teatro dediğin nediiiir? İki kalas bir hevestir,” dedirtiyordu Thomas Fasulyacıyan’a , Haldun Taner…         
            “Yaşam dediğin nedir ki, biraz iniş, biraz çıkış ve koskoca bir heves” der büyük oyuncu , usta oyuncu  Münir Özkul.
            Gözümün ve gönlümün önünde o sahne.  O,  Frenklerin deyişiyle adeta bir "sahne hayvanı", "sahne yaratığı"... Doğuştan yetenek...Gerisi safi duyarlık; safi yoğunluk, safi insanlık, safi olmak ya da olmamak sorunu... 

            O, ROL YAPMAZ; OLUR  

            Münir Özkul’u sahnede izlemek ne büyük mutluluktur…
 Sizi avucunun içine  değil, yüreğinin içine alır. Bir daha da bırakmaz. 
O andan sonra, söylediği her söz, yaptığı her hareket, her duruş, her bakış sahicidir. Ona sonuna dek inanırsınız. Söylediklerine inanırsız.
Söylemediklerini de duyarsınız.  Sessizliğine anlam yüklersiniz.
Yüzünün,  bakışının,  gerisindekini  kavrarsınız.
 Sahici olduğunu, “mış gibi” yapmadığını, “rol yapmadığını” anlarsınız.
O andan sonra Münir Özkul’un duyarlığına kapılır  onun içsel gizleri arasında , bir yolculuğa çıkarsınız. Yolculuğun sonunda yoğun bir  duygu birikimi kalır. Bir de aşinalık, sıcaklık...  "O, bizden biridir" duygusu...
Münir Özkul’u sahnede izlerken, artık izlediğiniz Münir Özkul değildir, oynadığı  oyun kişisidir.  İkisi bütünleşmiştir, özdeşleşmiştir, yer değiştirmiştir.  İster klasikler olsun, ister bulvar komedileri ya da geleneksel tiyatromuzun İbiş’i, bu durum değişmez…

                                               
KORKULARDAN İNTİKAM ALMAK

Münir Özkul'u sahnede çok kez izledim.  1970'den başlayarak onunla sayısız röportaj yaptım. Oyunculuğunun  tek yöntemi, tek tekniği olduğunu çok iyi biliyorum.  O da şu: Duygularının peşinden gitmek.
Münir Özkul , yaşamla sanatı, yaşamla tiyatroyu  birbirinden hiç ayırmama  çabasındadır..
Gelin görün ki, utangaçtır, içine kapalıdır. Aşırı duygusallık, korkunç umutsuzluk,  endişeler, korkular, hele hele çocukluktan kalma korkular, kimi zaman tutunacak bir dal bile olmaması, onu “inişlere” ve “çıkışlara” mahkum eder.
Bu mesleği, tiyatroyu, oyunculuğu seçme nedeni, çocukluktaki korkulardan intikam alma isteğidir.
Nereden mi biliyorum. Kendi söyledi…
Çok sevdiği annesinin arzusunu yerine getirmek için "Paşa" olmaya çalışmak bir yanda; Naşit’i ve Dümbüllü’yü izleyerek aşık olduğu oyunculuk tutkusu öte yanda... Bu ikisinin çelişkisi , sıkıntısı, bunalımı, duygu karmaşası, verilen söz, bitmeyen sınıflar…
Üniversiteye girdiği yıl , annesine , “oyuncu” olduğunu ispatlamak için,   Ses Tiyatrosu’nda profesyonelliğe geçmeye karar verdi.  Ve geçti.  Minicik bir rolü vardı ama olsun. Ama olmadı,  ispatlayamadı . Annesi, tam o sırada , genç yaşta öldü.

Tutunacak dal… Sığınma gereksinimi… İnişler ve çıkışlar arasında  bu yönteme sık sık başvuracak, annesinin yerini alacak kadını arayacak, evlenecek, onun annesi olmadığını kavradığı an yıkılacaktı.
  Bunu bana anlattığı  1979 yılında beşinci evliliğine   hazırlanıyordu.
                                               
MUHSİN ERTUĞRUL'DAN ÇAĞIRI

1950’de Küçük Sahne’den Muhsin Ertuğrul’dan bir çağrı alınca yaşamı değişecekti. Orası bir konservatuardan farksızdı
   Küçük Sahne’de  “Fareler ve İnsanlar”daki unutulmaz  Küçük Karlson kompozisyonuyla başlayan  ve yine  unutulmaz oyunlarla süren beş yıl…  Sonra Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatrosu, kendi  ya da başkalarının kurduğu özel tiyatrolar…

Sürekli kendisiyle hesaplaşmalar,  aklın ve yüreğin oyunları, dinmeyen arayış, bitmeyen korkular, kendini ve karşısındakini her an sınavdan geçirmeler…Bunalımları izleyen alkol krizleri …Düşüşler, kaçışlar ve “inişler”, “çıkışlar”… Her seferinde yaşama yeniden başlayış... 
60’lı yıllarda tek tük rollerle başlamıştı sinema. Tiyatroya her küstüğünde  filmlere sarıldı. Bunlar giderek sıklaştı ve beyaz perdenin en aranan isimlerinden biri oldu.  Şöhret, o alanda da katlanarak geliyordu…
Oysa sinema oyunculuğunu öğrenmek için mücadele vermesi gerekmişti… Çünkü sahnede  oynarken, hep  en arka sıradaki seyirciyi düşünmeye alışıktı, buna koşullanmıştı….

KAMERA KORKUSU

Kamerayı  burnunun dibinde görünce önce çok korktu.  Sonra kendini inandırdı ki  kamera korkusu, çocukken ona söylenen ‘şaşkaloz’ lafından gelme…
Çocukken duyduğu “Şaşkaloz” sözcüğünü  şaşı diye anlamıştı. Yakın bir şeye bakmaya korkardı, şaşı olacak diye…
Bunu bana anlattığında söylemişti:
“Bırakmıyor adamın peşini çocukluk korkuları… O nedenle , çocukları çok sevmeli, onlara çok anlayış göstermeli… Belki benim bu mesleği seçmem çocukluğumdan, çocukluktaki korkulardan intikam alma isteği…”
            Oyunlar, filmler, bunalımlar, birbirini izledi. Ama neyse ki  hep aşk vardı. Büyülü tutkusu yani oyunculuk vardı... Büyümekte olan  ve onu hep kendine getiren minik kızı vardı… Bugün yetişkin bir insan olan Güner Özkul...
Münir Özkul’u bunca büyük ve eşsiz bir  oyuncu kılan da  kuşkusuz iç dünyasının, duyarlığının gizleriydi…
Başarmak çok güçtü… Hayatta da,  sahnede de … Ama o  başardı..Üstelik, hayatta da, oyunculukta da  yalnız duygularının peşinden  giderek başardı.
İyi ki varsınız , iyi ki hayatımıza dokundunuz Sevgili Münir Özkul! Yolunuz hep aydınlık olsun!

7 Ocak 2018

Geri
Zeynep Oral Hakkında Yazılar Kitaplar Erişim Bilgileri